AKDENİZ KÜLTÜRÜ ve SİNEMA
MEDITERRANEAN CULTURE and CINEMA
Tarih: 1.4.2018 19:04:06
Dr. Hilal S. Yilmaz

 

Öz

Bir kültürün coğrafi sınırlarını çizmek, o kültürün yaşandığı sınırları çizmekten çok daha kolaydır. Sınırları Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya kıyıları olarak çizilen Akdeniz geniş bir coğrafyayı içine almakla kalmamış geçmişte Yeni Dünyaların keşfi için yola çıkan insanları farklı topraklara kendi inanç biçimlerini, geleneklerini, mitlerini ve rüyalarını  götürmüştür. Akdeniz imzalı sanatın temelde akıldışılık, gerçeküstülük, hayal, serap, aşırı coşku ve hüznü aynı anda barındırabildiği gözlemlenebilir. Her dönemde ve çağda ortaya çıkardığı sanat, inatla gerçeğin kalıplarını zorlar. Bunun sinemaya yansımasıyla Akdeniz`in farklı ülkelerinde üretilseler bile aynı duyarlığı taşıyan filmler ortaya çıkmakta ve adına  “Akdeniz Sineması” denilen bir olguyu var etmektedirler.

 

Anahtar Kelimeler: Akdeniz, Kültür, Akdeniz Sineması

 

Abstract

It is much harder to determine the borders of a culture than drawing the actual borders of the actual countries that share the culture. Mediterranean culture not only leans toward Southern Europe, North Africa, West Asia, it also goes beyond. People from Mediterranean courageously had traveled to discover new worlds and their traditions, myths, beliefs, dreams and cultural experiences radiated to new lands. Mediterranean art embraces surrealism, irrationalism, dream, joy and melancholia at the same time. In every period it zealously enforces the forms of reality. These reflections with the same sensitivity can be seen in its cinema although they are produced in various Mediterranean regions. Thus; Mediterranean cinema as a fact exists.

 

Keywords: Mediterranean, Culture, Mediterranean Cinema

 

  1. 1.    Giriş

Kültür, tümüyle birbiri ile kaynaşmış bir bilgi bütününe dayanan bir düşünce şekillenmesidir. Antropolojik anlamıyla ise; dili, sanatı, örf ve adetleri, üretilen şeylerin bütününü, başka bir deyişle bir toplumun yaşama imkanlarının maddi ve manevi verilerinin tamamını kapsar. Kültürün her şey unutulduktan sonra bizlere ortaklaşa kalan şey olduğu ve bir anlamda az çok netleşmiş bir düşünce ve daha da önemlisi bir eylem modelini temsil ettiği söylenebilir. (Mucchielli, 1991: 9-14) İnandıklarımızı, inançlarımızı, davranışlarımızı, tepkilerimizi ve ürettiklerimizi içeren bir yaşam metni şeklinde de görebileceğimiz kültür, doğa tarafından değil insanlar tarafından bilinçli ya da bilinçsiz nedenlerle oluşturulur. Bir topluluğun tüm faaliyetlerini yansıtır ve onu diğer tüm toplumlardan ayıran eylem ve düşünceler sistemi olarak görülebilir. Kültür bir bakıma o toplumu oluşturan bireylerin yaşamın tüm alanlarında ortaya koyduğu ürün kadar bunu ortaya koyma şeklidir de.

Her nesil kendisinden önceki nesillerden öğrendiklerini ve kendisinin kültürün bütününe katkılarını bir sonraki nesle aktarmaktadır. Bu nedenle kültür insan için kendi toplumunun bir mirasıdır. Yani birey kültürü daha önceki kuşakların çaba ve tecrübelerinin bir ürünü olarak devralmaktadır. Kültürün insanlar arası etkileşimden doğması ve gelişmesinin yanı sıra sosyal kalıtım yoluyla nesilden nesle aktarıldığı da bir gerçektir. Kültürün eski nesilden yeni nesle aktarılan bir miras olması onun değişmediği anlamına gelmez. Çünkü miras devralan yeni kuşak yaptığı yenilik ve değişmelerle kültürün zenginleşmesine yardım eder. Mevcut kültüre yeni bazı unsurlar eklendiği gibi bazı unsurlar da çıkarılır. Kültür durgun olduğu kadar değişkendir de. Kültür belli bir kişi veya toplumca oluşturulmaz ve zamanla değiştiği gibi, gruptan gruba da farklılık gösterir. Kültürün bütün parçalarının değişme hızı ve temposu aynı değildir; değişir ama bu değişim uyum yoluyla gerçekleşir. Her ne kadar doğal şartlar kültürü değiştirecek kadar güçlü olmasa da, kültürler zaman boyutu içinde doğal çevreye uyum gösterirler. Toplumsal şartlar ve ihtiyaçlar değiştikçe geleneksel çözüm yollarının sağladığı doyum düzeyi de azalır ve değişir. Değişen şartlar karşısında ortaya çıkan ihtiyaçları karşılayacak ve sorunları çözecek yeni yol ve yöntemler veya araçlar oluşturulur.

Ortadoğu ve İslam kültürleri ile iç içe geçmiş bir kültür alanı karşımıza çıkan Akdeniz kültürü kıyısındaki ülkeleri birbirine bağlayıcı bir işlev üstlenen Akdeniz´in biçimlendirdiği bir kültür olarak düşünülebilir.

  1. 2.    Akdeniz Kültürü

Zihniyet, insan ya da toplumların insan, toplum ve doğa üzerine düşünce tarzı, onları algılama biçimi ve bu algılamaya bağlı ortaya konan bir tavır olarak görülebilir. Sabri F. Ülgener´e göre eylem ve davranış dokularımızın içinde yerleşik bulunan zihniyet; din, iklim, coğrafya, tarih ve benzeri birçok etkenin bir araya gelerek oluşturduğu bir kültürel bileşim, hareket ve davranışlarımızın toplam ifadesidir. (Özkiraz, 2000: 14)

              “Zihniyetin en önemli özelliği, aynı uygarlığa ait insanlarda ortak bir şekilde bulunmasıdır…” Gaston Bouthoul (Adanır, 2003: 17) Akdeniz kıyıları, uygarlıkların doğup geliştiği, bir merkez olarak yüzyıllar boyunca, önemini her zaman korumuştur. Uygarlıklar arasındaki iletişimin sağlanmasında, Akdeniz sürekli bir etkileşimi olanaklı hale getirmiştir. Sonuçta; Akdeniz çevresinde yerleşen çok çeşitli uluslar arasında, denizin birleştirici etkisiyle, bazı ortak özellikler ortaya çıkmış, bir Akdeniz kültürü oluşmuştur.

              Akdeniz, ayrı bir bütün, tutarlı ve ayrı bir kültürel bölge; kendine özgü bir fetih ve ticaret tarihi üzerinde şekillenmiş özel bir etkileşim alanıdır. Belirli bir coğrafi bölgede yer alan farklı toplumların benzer ya da aynı değer sistemlerini, davranış kalıplarını ve yaşam biçimlerini benimsedikleri bir ‘kültürel alan´dır. Her ne kadar, Akdeniz Havzasında farklı farklı bölgeler bulunsa da, insanoğlunun tarihiyle de örtüşen uzun geçmişiyle, bütün olarak tek bir kültürel alan oluşturmaktadır.

              Akdeniz, yüzyıllar boyu uygarlıkların beşiği olmuştur. Kıyılarına yerleşmiş toplumları birbirine bağlamış, kültürel bütünleşmelerini sağlamıştır. Akdeniz havzası, bir yaşam biçimi ve toplumsal dinamikler üreten ve bu malzemeleri yoğurarak kendine özgü bir kimlik yaratan bir alandır. Akdeniz toplumlarında, ortak paydaları çok, benzerlikleri fazla olan bir ilişkiler biçimi vardır. Tarihçi Fernand Braudel Akdeniz havzasını bir birleşik kültür ve medeniyet dairesi ele almıştır. Mezopotamya, Yunan, Roma, Anadolu ve Mısır gibi tarihsel kökenleri güçlü kültürlere ev sahipliği yapmış olan Akdeniz bölgesi Marsilya´dan Mersin´e, İskenderiye´den Cebelitarık önlerine kadar çok değişik toplumların ve kültürlerin birbirleriyle olan iletişimlerini ve etkileşimleriyle oluşabilmiştir. İnsanı biçimlendiren, içinde yaşadığı çevre ve o çevrenin koşullarının niteliğidir. Kentlere süreç perspektifi içinden bakıldığında, onlarda yaşanılan tarihin izdüşümünü ve günümüz yaşamının yansıtıcı unsurlarını kolayca görebiliriz. Kentlerin kendine özgü kimliği yani ruhu, tarihsel süreç içinde toplumsal olgular, kültürel ürünler, orada yaşayan bireylerin ilişkiler ağına bağlı olarak; bir yaşanmışlığa, bir öyküye sahip olmasından kaynaklanır. Bir başka deyişle her kentin bir kişiliği vardır ve bundan dolayıdır ki kentler salt fiziki unsurları değil metafizik öğeleri de bünyelerinde barındıran mekânlardır. Akdeniz kentleri, kendilerine özgü bir yaşam biçimiyle toplumsal dinamikler üretebilmiş ve bu malzemelerle birer Akdenizlilik kimliği yaratabilmiş mekanlardır.

              Akdeniz yalnızca bir deniz değildir. O bir denizin içerdiği anlamlardan çok daha fazlasını içerir. Büyük dinlerin ve kutsal kitapların güzergahı olan bölge aynı zamanda Batı´nın Doğu´ya baktığı ilk penceredir. Birbirine komşu ülkeler, karşıt kıyılarda yer alan karma halklar buradan farklı dünyaları seyretmektedir. Tüm bu çeşitlilikler arasından tek bir Akdeniz söylemi, tek bir Akdeniz kimliği çıkaramayız. Akdenizlilik tarifleri hep geneldir ve kimin Akdeniz´i temsil ettiği her daim tartışma yaratmaktadır. Harita üzerinden Akdeniz´in sınırlarını tespit etmek kolay görünmekte ancak bu sınırlar etkisi bakımından çok daha geniş bir alana yayılmaktadır. Akdeniz tipik bir güneyli olarak çoğu zaman değerlendirilse de, ortada karasal bölgelere hatta çölün içlerine uzanan bir hareketliliğe sahip bir kültür söz konusudur. Akdenizli olmanın ne olduğu, neyi kapsadığı konusu çok da belirgin değildir. Örneğin, Predrag Matvejevic, “Akdeniz`in Kitabı” adlı eserinde, Akdeniz`in sınırlarını, ne zamanın ne de mekan belirlemediğini; Akdeniz`in ne coğrafya, ne tarih, ne ulusal kültürler, ne de yalnızca gündelik yaşam olmadığını, Akdeniz`in olsa olsa bunların tümüyle tanımlanabileceğini söylemektedir (Matvejevic, 1999: 18-33).

              Akdeniz Dünyası, ne tam olarak maddî uygarlık ve zihniyet açısından bütüncül bir özgün dünya ne de tamamen birbirlerine rakip ve düşman toplulukların savaş alanıdır. Bu coğrafyadaki topluluklar birbirlerinden sürekli etkilenerek bölgesel bir kimlik oluşturdukları gibi gündelik yaşam biçiminden zihniyet dünyasına kadar farklılıklarını da devam ettirmişlerdir.

 

  1. 3.    Sinemada Akdeniz Dokusu

 

              Ütopya, ulaşılması imkansız uzak ülke ya da toprak olduğu kadar, kusursuz yaşamın filizlendiği mutluluğun da arayışıdır. İşte bu arayış, Akdeniz insanında hep diri kalmıştır. Ozanlar, saz şairleri, gezgin hikaye anlatıcıları ve şairler, Akdeniz insanının gerçek yaşamını ve inançlarını birebir etkiler. Akdenizli sinemacılar modern zamanin hikaye anlatıcılarıdır. De Sica´dan Fellini´ye, Bunuel´den Almadovar´a, Truffaut´dan Godard´a, Bertolucci´den Kusturica´ya, Akdeniz kokar hikayeler. “Sanat kaynaklarının, hangi türden olursa olsun, zihniyet dünyasına ve tarihine en büyük katkısı belli bir tavır ve davranışa kendi kendini açıklamak için gereken ifade kalıbını ve aracını vermiş olmasıdır.”  (Özkiraz, 2000: 20)

              İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının en önemli isimlerinden biri olan Luchino Visconti ilk filmi “Ossessione / Tutku”yu 1943 yılında çekmiştir. Mussolini´li yılların sonunda sinemaya adım atan yönetmen kamerayı stüdyodan çıkarıp sokaktaki gerçek hayatın içine taşımıştır. Roberto Rossellini (“Roma Citta Aparta / Roma Açık Şehir” (1945)), Vittorio De Sica (“Ladri di biciclette / Bisiklet Hırsızları” (1948)) gibi yönetmenlerin şekil verdiği Yeni Gerçekçilik II. Dünya Savaşı´nın hemen ertesindeki siyasi ortam ve sinema birikimin içine doğmuş, bu yönetmenler Faşist idarenin sonlarına doğru sinemaya atılmışlardır.

              Akdeniz sineması birçok ismin yanı sıra elbette Fellini´siz düşünülemez. Çocukluğunda okuldan kaçıp bir sirkin renkli kucağına sığınan Federico Fellini insanlara rüyalarını, korkularını, tutkularını anlatmanın bir yolunu bulmaya çalışmıştır. La Dolce Vita / Tatlı Hayat (1960), 8½ (1963), Amarcord (1973) gibi filmlere imza atan yönetmenin gençliği İtalyan faşizmine rastlamış o dönemde birçok meslekle uğraşmış sonunda karikatürist olmayı başarmıştır. Çizim yapmayı hiç bırakmayan yönetmenin abartılı ve coşkulu bir resim olarak değerlendirebileceğimiz filmler ile seyircinin karşısına hep düşsel bir görsel şölenle çıkmış, onları kendi hayal güçlerinin pencerelerine terk etmiştir. Fellini´nin filmlerinde palyaçolar, pezevenkler, fahişeler, deliler, büyücüler, dolandırıcılar eşcinseller adeta bir geçit töreni yapar. Hayatı sımsıkı kucaklayan yönetmen seyircisine hayalle gerçeği ayırt etme derdine düşmeden karelerin içinde kaybolma imkanı vermiştir.

              Yaşamının büyük kısmını vatanı İspanya´nın dışında geçiren Luis Bunuel çok dindar bir aileye dünyaya gelmiş ve sıkı bir Katolik eğitimden geçmiştir. Sürrealizme büyük ilgi duyan Bunuel bu baskıcı ortamdan kurtulmak için Paris´e kaçmış ve orada tanıştığı Salvador Dali ile beraber yazdıkları “Un Chien Andalou / Bir Endülüs Köpeği”ni (1929) çekerek bu kısa filmle sinema macerasına başlamıştır. Uzun yıllar Meksika´da yaşayan ve Meksika vatandaşı da olan yönetmen 1961´de Akdeniz´e dönmüştür. Geleneksel sinemasal yapıyı reddeden, burjuva yaşam görüşünde birleştirdiği sosyal yapı ve kültürel olan ve ona ait tüm beklentileri boşa çıkaran sarsıcı tutumu hiç değişmemiştir. Kaybettiğimiz 1982 yılına dek ömrüne otuz iki film sığdırmış, “Nazarin” (1959), “Viridiana” (1961), “La Charme Discret de la Bourgeoisie / Bujuvazinin Gizli Çekiciliği” (1972) gibi yapıtlarla sinema tarihindeki eşsiz yerini almıştır.

              Paris doğumlu Francois Truffaut´un yarı otobiyografik olduğunu belirttiği “Le Quatre Cents / 400 Darbe” (1959) Fransız Yeni Dalga akımının ilk filmi olarak not edilmiştir. Kendi hayatından ilham alan yönetmen bir diğer Fransız Jean Renoir´e atıflarda bulunmaktan kaçınmamıştır. Ardından unutulmaz bir aşk üçgenini perdeye taşıdığı “Jules et Jim / Unutulmayan Sevgili” (1962) ile sinema tarihine adını yazdırmıştır. Bir Akdenizlinin celalini yansıtan filmleri ile Truffaut kariyeri boyunca gelenekçi yönetmenlerin karşısına dikilmiştir. Komediden kara filme, aşk filmlerinden bilim kurguya çeşitlenen melodramdan uzak kalmayan filmlerinde hep aşk vardır.

              Modern sinemanın öncülerinden sayılan Fransız Yeni Dalga akımının önemli filmlerinden Jean Luc Godard imzalı “A Bout de Souffle / Serseri Aşıklar” (1960) seyircinin karşısına aşina olmadığı bir anlatımla çıkmıştır. Usta yönetmenin ilk uzun metrajı olan film diğer “Une Femme est Une Femme / Kadın Kadındır” (1961), “Le Mepris / Nefret” (1963), “Alphaville” (1965) gibi başyapıtların habercisidir. Replikleri oyunculara çekim sırasında veren, eserlerinde Jean Paul Sartre felsefesinin izleri görünen Godard´ın karakterleri de oldukça cüretkardır.

              Asıl amacı şair olmak olan Bernardo Bertolucci´nin 1961 yılında ünlü yönetmen Pier Paolo Pasolini ile tanışmasıyla şiir tutkusu yerini sinemaya bırakmıştır. Kült olarak nitelendirilen “Ultimo Tango a Parigi / Paris´te Son Tango” (1972), “1900” (1976) ve bol Oskar ödüllü “The Last Emperor / Son İmparator” (1987) gibi filmlere imza atan İtalyan yönetmen görsel zenginlik ile siyasi alt metni ustaca birleştirebilmektedir. Bir sinema yazarının oğlu olarak dünyaya gelen ve büyük bir Godard hayranı olan Bertolucci kariyeri boyunca “La Luna / Ay” (1979), “The Sheltering Sky / Çölde Çay” (1990), Stealing Beauty / Çalınmış Güzellik (1996) gibi filmlerle Akdeniz´in farklı iklimlerinde gezintiye çıkmış ve seyircisini her zaman özgün hikayeler ve cesur kamera açılarıyla buluşturmuştur.

              1949 Mancha / İspanya doğumlu Pedro Almodovar günümüz İspanyol sinemasının kuşkusuz en büyük ismidir. 17 yaşında Madrid´e yerleşen Almodovar sinema öncesinde edebiyat, müzik ve tiyatroyla ilgilenmiştir. İlk filmini 1980 yılında çeken, o günden bu yana “Atame / Bağla Beni” (1989), “Tacones Lejanos / Yüksek Topuklar” (1991), “Todo Sobre mi Madre / Annem Hakkında Her Şey” (1999), “Hable con Ella / Konuş Onunla” (2002) ve “Volver / Dönüş” (2006) gibi önemli filmlere imza atan yyönetmen melodrama yeni bir soluk vermiş, marjinali popüler sinemanın merkezine yerleştirmeyi başarmıştır. Zaman zaman diyalogları ile başımızı döndüren Almodovar parlak renklerden hiç vazgeçmemiş, her filminde Akdeniz müziğini perdeye yansıtmıştır.

              Coşkuyu, akıldışılığı, sürrealizmi, büyüyü ve curcunayı yansıtmayı çok iyi bilen bir isme daha değinmek gerekir: Emir Kusturica. Kendisi bu coğrafyanın kuzey kanadına ait bir Akdenizlidir ancak filmlerinin setini nereye taşırsa taşısın Akdenizlilik içlerine işlemiş seyirci oranın havasını içine çekmiştir. Gerçek anlamda adını duyurduğu ilk film olan “Dom Za Vesanje / Çingeneler Zamanı” (1988) kutsal bir düşsellik sunar. Akdeniz sinemasında müzik hiç bitmediğinin adeta somut bir delilidir. 1993 yapımı “Arizona Dream / Arizona Rüyası” filminde diğer işlerinden farklı olarak çok ünlü oyuncularla çalışmış ve büyük bir seyirci kitlesine ulaşmıştır. Filmde diğer filmlerinden daha da yoğun bir düşsellik hedeflemiş ve seyirci için Arizona´yı adeta adı konmamış bir Akdeniz diyarına dönüştürmüştür.  

             Saf Akdeniz ruhunu, müziği ve görüntülerini yansıtan en gözde filmlerden biri de ünlü oyuncu Antony Quinn´in rol aldığı “Alexis Zorbas / Zorba” (1964) (Yön. Mihalis Kakogiannis) dır. Film, başta saydığımız Akdenizli insan karakterini her şeyiyle yansıtırken, müziği de onun vazgeçilmez organlarında biri olarak işler. “Viaggio in Italia / İtalya´ya Yolculuk” (1954) (Yön. Roberto Rossellini), “L´avventura / Serüven” (1960) (Yön.Michelangelo Antonioni), Morte a Venezia / Venedik´te Ölüm) (1971) (Yön. Luchino Visconti) “Mediterraneo / Akdeniz” (1991) (Yön. Gabriele Salvatores), “Eternity and a Day / Sonsuzluk ve Bir Gün” (1998) (Yön. Theodoros Angelopoulos) “The Talented Mr. Ripley / Yetenekli Bay Ripley” (1999) (Yön. Anthony Minghella), “Sex and Lucia / Lucia” (2001) (Yön. Julio Medem) ve daha niceleri seyirciyi Akdeniz´e götürür.

 

  1. 4.    Sonuç

             Kültür, insanın içinde var olduğu ve ortaya koyduğu tüm gerçekliktir. Doğanın insana uygun biçimde değiştirilmesi, dönüştürülmesi, insanlaştırmaya özgü süreç ve verimdir. (Uygur, 2003) İnsanın ne tür bir yaşama biçemi, var olma programı, eylem kalıbı benimsediğidir. İnsanın nasıl düşündüğü, duyduğu, yaptığı, istediği, kendine nasıl baktığı, özünü nasıl gördüğü, değerlerini, ülkülerini, isteklerini nasıl düzenlediği kültürün öğeleridir.

             Akdeniz´i, kültürünü, insanını ve sinemasını özetleyen belki de en doğru sözcük tutkudur. Akdeniz sineması deyince ilk akla gelen isim olan Fellini´nin rüyalarından başlayarak, Pedro Almadovar´ın kadınlarına, Angelopoulos´ın hüznünden, Visconti´nin isyanına, Rosselini´nin cüretkarlığından, Bunuel´in zekasına, Godard´ın orjinalliğinden, Ferzan Özpetek´in samimiyetine kadar Akdeniz Sinemasının her karesine bu coğrafyanın tutkusu hükmeder. Seri katillere, planlı programlı ilişkilere ve örneğin mühendislere rastlanması zordur ancak faşistler, komünistler, eşcinseller, devrimciler, aşıklar, çocuklar, dedeler, ve fahişeler hep bizimle beraberdir.

İnsan öğesi Akdeniz Sinemasında belki de her öğenin önüne geçmektedir. Çünkü bu coğrafyanın ateşli, yürekli, cüretkar, deli dolu, inatçı kavgacı, masum, merhametli, renkli, gürültücü, romantik, meraklı, yetenekli, celalli, sıcak ve serseri insanları tüm benlikleri ve anlık halleriyle aynı yaşamda olduğu gibi beyaz perdede yerlerini alırlar. Olaylar, mekanlar, dekorlar veya müzik ne kadar etkileyici, dramatik ya da büyülü olursa olsun, başrolde her daim Akdeniz insanı vardır çünkü olayı çıkaran, mekanı sarsan, dekoru kuran hatta yıkan, ve de müziği çalan ve söyleyen Akdeniz ruhunun ta kendisidir.

            Eski kıtadan sinema tarihine damga vuran örnekler arasında birçok Akdenizli vardır; filmleri adeta bu toprakların kokusunu seyirciye taşır.

Akdeniz; hangi inançtan olursa olsun mucizeye inanan ve ağaçlarına çaput bağlanan, kayıp uygarlıkları bulmaya maceralara atılan, kavga eden barışan, dans eden ağıt yakan insanların yaşadığı bir iklim. Ve bu coğrafya filmleri, müzikleri, efsaneleri var oldukça, yenilerini üretmeye devam edecektir.

 Kaynakça

Adanır, O. (2003). Sinemada Anlam ve Anlatım, İstanbul: Alfa Basım Yayım Dağıtım.

Braudel, F. (2016). Bellek ve Akdeniz-Tarih Öncesi ve Antik Çağ, çev. Ali Berktay, İstanbul: Metis Yayınları.

Colina J. ve Turrent, T. (1992) Objects of Desire, New York: Marsilio Yayınları.

D´Lugo, M. (2006). Pedro Almodovar, Illinois: İllinois Üniversitesi Yayınları.

Kinder, M. (1993). Blood Cinema, Berkeley: California Üniversitesi Yayınları.

Matvejevic, P. (1999). Akdeniz`in Kitabı, çev. Tolga Esmer, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Mucchielli, A. (1991) Zihniyetler, çev. Ahmet Kotil, İstanbul: İletişim Yayınları.

Özkiraz, A. (2000) Sabri F. Ülgener´de Zihniyet Analizi, Ankara: A Yayınevi.

 

 

Anahtar Kelimeler: AKDENİZ, KÜLTÜRÜ, SİNEMA
E Dergi Yıl 4 Sayı 41

/resimler/2018-12/7/1848087972068.jpg

SOSYAL MEDYA

/resimler/2018-4/4/1940539792969.jpg /resimler/2018-4/4/1941516512767.jpg /resimler/2018-4/4/1942537920214.jpg/resimler/2018-4/4/1945514642501.jpg