"Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır"
.
Tarih: 19.4.2018 11:31:11
Prof.Dr. Fuat Yöndemli

Yöndemli bir sanatçı, bir gönül adamı. Hekimlikteki ustalığını tıp kitapları, araştırma kitapları ve şarkı sözü yazarlıklarında da bilfiil sürdürüyor. Sanata olan düşkünlüğünü ise "Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır" diyerek tanımlıyor

Yöndemli bir sanatçı, bir gönül adamı. Hekimlikteki ustalığını tıp kitapları, araştırma kitapları ve şarkı sözü yazarlıklarında da bilfiil sürdürüyor. Sanata olan düşkünlüğünü ise "Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır" diyerek tanımlıyor

Prof. Dr. Fuat Yöndemli, hekimliği ve akademisyenliği yanı sıra tıbbi ve mevlevilikle ilgili araştırmalarıyla da adından sıkça söz ettiriyor. KBB El Kitabı: Muayene ve Pratik Müdahaleler; Zmeya: Drug ili Vrag? (Yılan: Dost mu, Düşman mı?); Mevlevîlikte Sema Eğitimi ve Baş dönmesiyle İlgisi; Mevlevîlikte Semâ ve Musıkî; Tarih Öncesinden Günümüze Yılan; Hayat Ağacı Ejder Yılan; Fiat Lux/Latince Sözler ve Deyimler Yöndemli´nin kaleme aldığı eserleri. Sevda Sarmalı ise güftelerinin yer aldığı kitabı. Yöndemli´nin kaleme aldığı bazı güfteleri bugün bestelenmiş, bir tanesi de TRT repertuarına alınmış ve de icra edilir durumda…

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

 

Sizin tıbbi kitaplarınızdan başka mevlevilikle ilgili kitaplarınız, ayrıca kaleme aldığınız şarkı güftelerinin yer aldığı bir kitabınız da mevcut. Kısacası hekimlik, yazarlık ve güftekârlığı birarada yürütüyorsunuz. Bunu bizimle paylaşır mısınız?

Ben, müsbet ilimler tahsil etmiş bir tıp doktoru, tıp fakültesinde bir öğretim üyesiyim. Daha 1980´lerde, piyasada tıbbi ve KBB ile ilgili kitapların pek bulunmadığı yahut çok az bulunduğu yıllarda, işe öncelikle tıbbi-mesleki kitaplar yazarak başladım. Evet, Mevlevîlik ile ilgili kitaplar yazdım, ama onların hepsini objektif bir bakış açısıyla; araştırıcı, entelektüel bir doktorun gözüyle, anlatılanlara bir mürit veya inanmış gibi değil, tarafsız bakarak kaleme aldım.

Peki, bu Mevlâna merakı nereden çıktı?

Onu da açıklayayım. Hacettepe´de asistandım, yine bir aralık ayında, ihtifâlin başladığını gazeteler yazıyordu. O sırada "Bu sema yapan semazenlerin başı, acaba neden dönmüyor? Bunu araştırmak lâzım" diye asistan odasında, kendi aramızda bir konuşma geçmişti. Birkaç sene sonra, Selçuk Üniversitesi kurulurken, bana da kurucu öğretim üyesi olarak Konya´ya gelmek kısmet oldu.

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

 

Tabii gelir gelmez, bu işe koyuldum. Konuyla ilgili bütün kaynakları gözden geçirmeye başladım. Semazenlerle tanıştım. Hepsini Tıp Fakültesine davet ederek, muayenelerini yaptım, oto-vestibüler sistemlerini araştırdım. Bütün laboratuvar tahlillerini, testlerini, röntgenlerini yaptırdım. Semazenler, bilhassa Bülent ve Şemsi Beyler, kütüphanelerini bana açtılar, ellerinde bulunan yerli ve yabancı kaynakları incelememi sağladılar.

O zamana kadar onların başının niye dönmediğini işe manevi, dini, tabiat üstü faktörleri karıştırmadan kimse açıklamamıştı. Ama acaba gerçek böyle miydi? Konuyla ilgili, yani onların başının niye dönmediğini araştıran yabancı kaynak bulunmuyordu. Bu da gayet tabii idi, çünkü yurdumuz dışında semazen bulunmuyordu ki, onlar üzerinde araştırma yapılsın. Yalnız, balerinlerde niye baş dönmesi olmadığını anlatan ACTA ORL´de güzel bir araştırma yazısını hatırlıyorum, içinde de Kuğu Gölü´nü oynayan balerin ile baletin nefis bir fotoğrafı bulunuyordu. İşin içinde sık yapılan egzersizler, habitüasyon ve adaptasyonun bulunduğunu açıkladım. Aleksander Kanunu´ndan faydalandım, atlas ve coğrafya kitaplarında bulunan o meşhur çizimin ışığında, dünyanın ekseninin 23 derece 20 dakika açı yaptığı için aynı anda dört mevsimin yaşanmakta olduğu gerçeğini; semazenlerin başına, vestibüler sistemlerine, semisirküler kanallarına adapte ettim. İlk defa benim ortaya attığım bu görüş çok tutuldu, popüler oldu. Bu konuyu Atatürk Kültür Merkezi´nce yayımlanmak üzere kitap haline getirdim. O zaman bunu kuru, ruhsuz, sıkıcı bir tıbbi metin, kısacık bir rapor halinde takdim etmemek için, Mevlâna ve Mevlevilik hakkında derinleşmem, özet şeklinde bile olsa bunlardan bahsetmem icap etti. Mevlevilik hakkında her konuşma yapanın müracaat ettiği, konunun "El kitabı" hükmünde olan Ahmed Eflâkî´nin "Millî Eğitim Bakanlığı Şark-İslâm Klasikleri" serisinden yayınlanan "Âriflerin Menkıbeleri" isimli eserini 1964 yılında alarak okumuştum, hem de defalarca. Bu eserden, ayrıca mesnevi ve diğer mevlevi külliyatından faydalandım.

Biraz da diğer kitaplarınızdan bahseder misiniz? Mesela Hayat Ağacı, Ejder, Yılan´dan başlayabiliriz.

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

 

Tâ 1968´de, Ankara Tıp Fakültesine ilk başladığım günlerde, yeni bir hevesle, fakülte rozetini alarak ceketimin yakasına takmıştım. Rozetteki birbirine sarılmış durumdaki iki yılan, benim dikkatimi çekmişti. Hâlâ da çekmeye devam ediyor.

Konuyla ilgili bilgi ve bulgularımı kitap haline getirdim. İlk baskısı "Tarih Öncesinden Günümüze Yılan" iken, ikinci baskısı "Hayat Ağacı, Ejder, Yılan" oldu, sayfa sayısı da arttı. Tabii bu konu bitmiş değil, konusu olan yılan gibi uzadıkça uzuyor, yeni ilaveler yapıyorum, sanırım bin sayfaya ulaştı. Son durumuyla basacak bir yayıncı arıyorum. Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır. Her ne kadar son yüzyıla kadar sanat yönü daha baskın olsa da, günümüzde bilim cephesi ağırlık kazanıyor. Ama bu durum, hekimlerin sanatla ilgilenmedikleri anlamına gelmez. Konusu veya materyali hep hastalar, dertli, ağrı ve ızdırap çeken insanlar olunca; hekim de bu iç karartan tabloyla başa çıkabilmek için kendini sanatın o rahatlatıcı, huzur verici, şefkatli kollarına atmaktan başka çare bulamıyor.

1950´li, 60´lı yıllarda radyolarımız ne kadar güzeldi, nezihti. Hele öğlenleri saat 12´den, 13´teki haber bültenine kadar ne kadar güzel şarkılar çalardı! Kusura bakmayın ama, ben sosyal hayatta iyiye doğru gidildiğine inanmıyorum, bilakis Carnot Prensibinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Bilhassa 1980´lerden itibaren, radyo ve ona paralel olarak televizyonlarımız feci bir şekilde bozulmaya, kirlenmeye başladı! Elimizde adam gibi müzik dinlemek için bir tek TRT-4 kalmıştı, onun da canına okundu!

Evvela dilimiz, yani Türkçemiz bozuldu, sonra edebiyatımız, daha sonra da müziğimiz! "Karanlıktan şikâyetçi olmaktansa, bir ışık yakmak iyidir" diyerek, oturdum; hayalimdeki hasbahçelerde dolaşırken kulağıma gelen o güzel nağmelerden, onların güftelerinden bir kısmını kâğıda geçirdim, ortaya "Sevda Sarmalı" çıktı. Değerli üstadım M. Ünal Erdoğan´ın ondan yaptığı bir beste, TRT´nin Türk Sanat Müziği repertuarına kabul edildi, bundan da gurur duyuyorum.

"Hangi Mevlâna, Hangi Mevlevilik, Hangi İslam" adlı kitabınızdan bahsetmek isteriz. Bu kitabınızda eleştirel bir yaklaşım dikkat çekiyor.

Evet, dediğiniz gibi eleştirel yaklaşımlarda bulunuyorum. Aslında bu konu da, bana düşmemeliydi; benden önce ve şimdiye kadar, onun gibi pek çok kitap yazılmış olmalıydı. Ama gelin görün ki, okumak bir tarafa, artık düşünen bir millet bile olduğumuz kanaatinde değilim! Kelime hazinemiz gittikçe daralıyor, ona bağlı olarak zihnî kapasitemiz de! Yıllardır Mevlâna ihtifâllerine katılırım, konuşmaların hemen hepsi birbirinin kopyası! Hiçbir yeni ve orijinal görüş, fikir, hattâ eser bile yok! Tek yapılan, Eflâkî ile Abdülbaki Gölpınarlı´dan habire iktibaslarda bulunma ve bir de Mevlâna´yı yüceltme yarışı! Mevlâna´ya çok büyük bir haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. "Mevlâna büyüktür"den, "Daha büyüktür", "Çok daha büyüktür", "En büyüktür" e kadar yükseldik. Artık ismi değil, sıfatı olan Mevlâna kelimesi bile milleti "kesmemeye" başladı, şimdilerde "Hazreti Mevlâna" lâfı ortaya çıkarıldı. Yanlış anlaşılmasın: Ben Mevlâna´yı severim, hem de çok. Ama zamanımızda Mevlâna fikriyatının içi boşaltıldı, "tabulaştırıldı!"

Bir tıp doktoru olduğum için şöyle söyleyeyim: Yeni bulunan veya ortaya atılan her bir ilacın yahut ameliyat tekniğinin bir de beklenmeyen, yan tesirleri vardır. Son derece objektif bir ilim dalı olan tıpta, bu istenmeyen-beklenmeyen yan tesirler, aksi tesirler açıkça belirtilir. Benim yaptığım, meseleye bir hekim gözüyle bakmaktan ibaret. Az evvel bahsettiğim Eflâkî´nin o meşhur menkıbe kitabı, her konuşmacının ilk ve temel müracaat kaynağı. Ama bu eserde birbirine ters düşen, akla, mantığa, tıbba ve İslam´a taban tabana aykırı o kadar çok menkıbe var ki! Demek ki, 2010 yılı itibariyle tam 657 yıl boyunca bu saçmalıkları benden başka hiçbir kimse fark etmemiş! Ortada sadece akıl ve mantık, üstelik bilim ve İslam dışı bir yüceltme, dahası, tabulaştırma var! Ben bu tabulaştırmalara, saçmalıklara dikkatleri çekmek istedim. Yaptığım sadece bu.

Ben bu kitabımı gerçek bir Mevlâna sevgisiyle kaleme aldım, onun hakkında yapılan değerlendirmelerdeki o aşırı yüceltmenin de, onu methetmek yerine, zemmetmek için yapıldığı kanaatine vardım. Ben bu eserimde gerçek Mevlâna´yı, insan olan Mevlâna´yı anlatıyorum, onun etrafında 657 yıldır örülen yapmacık, sahte yüceltme duvarlarına dikkatleri çekiyorum. Böyle bir eser, aslında benden çok daha evvel yazılmış olmalıydı, hem de yıllarca evvel. Ama yapılmamış, o kadar otorite, araştırıcı, ilim adamı bu işe el atmamış, hâlâ da atmıyor; bütün iş bu durumda bir tıp doktoru olan bana düşüyor, bana düştü!

Şunları bilhassa belirtmeliyim: Ben bu eserimde, şimdiye kadar hiç üzerinde durulmayan, dikkatleri bile çekmeyen pek çok önemli konuya parmak bastım. Meselâ: Mevlâna ve babasının veya en azından Eflâkî´nin Armenofob (Ermeni sevmez) olduğunu, kendi ikrarlarıyla, ilk defa ben belirttim. Cumartesi gününe gösterilen aşırı saygılı sözlerden hareketle, Eflâkî´nin bir prozelit olduğunu ilk defa ben açıkladım. Eflâkî´nin o meşhur eserini yazarken Binbir Gece Masallarından, hagioraphique literatürden, Kitab-ı Mukaddes´ten kaynak belirtmeden pek çok iktibas yapmış olduğunu ilk defa ben açıkladım.

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

 

Pür İslami olduğundan hiç şüphe edilmeyen, dokunulmaz ve tartışılmaz kabul edilen şahsiyetleri Eflâkî´nin kasıtlı olarak öyle tanıttığını; onlarla ilgili ve üzerinde asla fikir-mantık yürütülmeyen, hiç kritiği yapılmayan, tabu kabul edilen pek çok menkıbenin semitik ve ebraik, rabbinik literatürdeki kaynaklarını, esas yerini ilk defa bu kitabımda ben gösterdim!

Türkiye´deki kitap okumaya olan ilgisizliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Önce ekmekler bozuldu" diye bir söz vardır. Bu kötüye gidişte en son suçlanacak olanlar, okuyucular veya talebeler. Siz bana kitap okuyan, maaşından önemli bir meblâğı her ay sigara yerine kitaba yatıran örnek öğretmenleri gösterin; ben de sizlere onların yetiştirdiği aydın fikirli, ufku açık, pırıl pırıl bir yeni nesil göstereyim.

Gelelim günümüz gerçeğine: Yürüyerek işe giderken, her sene haziran ayında, tam da okulların tatile girdiği günlerde, çöp kutuları etrafında yırtılmış, parçalanmış, kısmen yakılmış defterler, ders kitapları ve hatta çantalar görürüm.

Düşünebiliyor musunuz, çocuklarımızı dersten, okumaktan, kitaptan öyle bir soğutmuşuz, onlara öyle düşman etmişiz ki, "Eşeğini dövemeyen, semerini dövermiş" kavli muktezasınca, çocuklarımız hırsını kitaplardan çıkarıyor! Onun için evvela en aşağısından en yukarısına kadar milli eğitimcileri eğitelim, onları yeniden kitapla dost kılalım, onlar çocuklara kitap okuma sevgisini zaten vereceklerdir.

Son olarak okuyucularımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?

Ben evvela hekim, daha sonra yazarım. Ama "İnsani olan hiçbir şeye yabancı, uzak değilim" (Homo sum ile başlayan o güzel Latince vecizeyi telmih için söylüyorum). Meşhur bir Batılı müsteşrikin hakkımızda dediği gibi evvela topraklarımızı kaybettik. Sonra da dilimizi, kültürümüzü, edebiyatımızı, musikimizi,… en sonra da aklı selim ile düşünmeyi!..

27 Mayıs´çı Cemal Gürsel "Çalışınız, çalışınız, çalışınız" demişti. Ben de "Okuyunuz, okuyunuz, okuyunuz" diyeceğim. Okuyan insanın ufku genişler, fikri dünyası genişler, entelektüel kapasitesi genişler ve beyni gelişir.

 

 

"Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır"

 

 

Yöndemli bir sanatçı, bir gönül adamı. Hekimlikteki ustalığını tıp kitapları, araştırma kitapları ve şarkı sözü yazarlıklarında da bilfiil sürdürüyor. Sanata olan düşkünlüğünü ise "Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır" diyerek tanımlıyor



Yöndemli bir sanatçı, bir gönül adamı. Hekimlikteki ustalığını tıp kitapları, araştırma kitapları ve şarkı sözü yazarlıklarında da bilfiil sürdürüyor. Sanata olan düşkünlüğünü ise "Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır" diyerek tanımlıyor

Prof. Dr. Fuat Yöndemli, hekimliği ve akademisyenliği yanı sıra tıbbi ve mevlevilikle ilgili araştırmalarıyla da adından sıkça söz ettiriyor. KBB El Kitabı: Muayene ve Pratik Müdahaleler; Zmeya: Drug ili Vrag? (Yılan: Dost mu, Düşman mı?); Mevlevîlikte Sema Eğitimi ve Baş dönmesiyle İlgisi; Mevlevîlikte Semâ ve Musıkî; Tarih Öncesinden Günümüze Yılan; Hayat Ağacı Ejder Yılan; Fiat Lux/Latince Sözler ve Deyimler Yöndemli´nin kaleme aldığı eserleri. Sevda Sarmalı ise güftelerinin yer aldığı kitabı. Yöndemli´nin kaleme aldığı bazı güfteleri bugün bestelenmiş, bir tanesi de TRT repertuarına alınmış ve de icra edilir durumda…

Sizin tıbbi kitaplarınızdan başka mevlevilikle ilgili kitaplarınız, ayrıca kaleme aldığınız şarkı güftelerinin yer aldığı bir kitabınız da mevcut. Kısacası hekimlik, yazarlık ve güftekârlığı birarada yürütüyorsunuz. Bunu bizimle paylaşır mısınız?

Ben, müsbet ilimler tahsil etmiş bir tıp doktoru, tıp fakültesinde bir öğretim üyesiyim. Daha 1980´lerde, piyasada tıbbi ve KBB ile ilgili kitapların pek bulunmadığı yahut çok az bulunduğu yıllarda, işe öncelikle tıbbi-mesleki kitaplar yazarak başladım. Evet, Mevlevîlik ile ilgili kitaplar yazdım, ama onların hepsini objektif bir bakış açısıyla; araştırıcı, entelektüel bir doktorun gözüyle, anlatılanlara bir mürit veya inanmış gibi değil, tarafsız bakarak kaleme aldım.

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

 

Peki, bu Mevlâna merakı nereden çıktı?

Onu da açıklayayım. Hacettepe´de asistandım, yine bir aralık ayında, ihtifâlin başladığını gazeteler yazıyordu. O sırada "Bu sema yapan semazenlerin başı, acaba neden dönmüyor? Bunu araştırmak lâzım" diye asistan odasında, kendi aramızda bir konuşma geçmişti. Birkaç sene sonra, Selçuk Üniversitesi kurulurken, bana da kurucu öğretim üyesi olarak Konya´ya gelmek kısmet oldu.

Tabii gelir gelmez, bu işe koyuldum. Konuyla ilgili bütün kaynakları gözden geçirmeye başladım. Semazenlerle tanıştım. Hepsini Tıp Fakültesine davet ederek, muayenelerini yaptım, oto-vestibüler sistemlerini araştırdım. Bütün laboratuvar tahlillerini, testlerini, röntgenlerini yaptırdım. Semazenler, bilhassa Bülent ve Şemsi Beyler, kütüphanelerini bana açtılar, ellerinde bulunan yerli ve yabancı kaynakları incelememi sağladılar.

O zamana kadar onların başının niye dönmediğini işe manevi, dini, tabiat üstü faktörleri karıştırmadan kimse açıklamamıştı. Ama acaba gerçek böyle miydi? Konuyla ilgili, yani onların başının niye dönmediğini araştıran yabancı kaynak bulunmuyordu. Bu da gayet tabii idi, çünkü yurdumuz dışında semazen bulunmuyordu ki, onlar üzerinde araştırma yapılsın. Yalnız, balerinlerde niye baş dönmesi olmadığını anlatan ACTA ORL´de güzel bir araştırma yazısını hatırlıyorum, içinde de Kuğu Gölü´nü oynayan balerin ile baletin nefis bir fotoğrafı bulunuyordu. İşin içinde sık yapılan egzersizler, habitüasyon ve adaptasyonun bulunduğunu açıkladım. Aleksander Kanunu´ndan faydalandım, atlas ve coğrafya kitaplarında bulunan o meşhur çizimin ışığında, dünyanın ekseninin 23 derece 20 dakika açı yaptığı için aynı anda dört mevsimin yaşanmakta olduğu gerçeğini; semazenlerin başına, vestibüler sistemlerine, semisirküler kanallarına adapte ettim. İlk defa benim ortaya attığım bu görüş çok tutuldu, popüler oldu. Bu konuyu Atatürk Kültür Merkezi´nce yayımlanmak üzere kitap haline getirdim. O zaman bunu kuru, ruhsuz, sıkıcı bir tıbbi metin, kısacık bir rapor halinde takdim etmemek için, Mevlâna ve Mevlevilik hakkında derinleşmem, özet şeklinde bile olsa bunlardan bahsetmem icap etti. Mevlevilik hakkında her konuşma yapanın müracaat ettiği, konunun "El kitabı" hükmünde olan Ahmed Eflâkî´nin "Millî Eğitim Bakanlığı Şark-İslâm Klasikleri" serisinden yayınlanan "Âriflerin Menkıbeleri" isimli eserini 1964 yılında alarak okumuştum, hem de defalarca. Bu eserden, ayrıca mesnevi ve diğer mevlevi külliyatından faydalandım.

Biraz da diğer kitaplarınızdan bahseder misiniz? Mesela Hayat Ağacı, Ejder, Yılan´dan başlayabiliriz.

Tâ 1968´de, Ankara Tıp Fakültesine ilk başladığım günlerde, yeni bir hevesle, fakülte rozetini alarak ceketimin yakasına takmıştım. Rozetteki birbirine sarılmış durumdaki iki yılan, benim dikkatimi çekmişti. Hâlâ da çekmeye devam ediyor.

Konuyla ilgili bilgi ve bulgularımı kitap haline getirdim. İlk baskısı "Tarih Öncesinden Günümüze Yılan" iken, ikinci baskısı "Hayat Ağacı, Ejder, Yılan" oldu, sayfa sayısı da arttı. Tabii bu konu bitmiş değil, konusu olan yılan gibi uzadıkça uzuyor, yeni ilaveler yapıyorum, sanırım bin sayfaya ulaştı. Son durumuyla basacak bir yayıncı arıyorum. Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır. Her ne kadar son yüzyıla kadar sanat yönü daha baskın olsa da, günümüzde bilim cephesi ağırlık kazanıyor. Ama bu durum, hekimlerin sanatla ilgilenmedikleri anlamına gelmez. Konusu veya materyali hep hastalar, dertli, ağrı ve ızdırap çeken insanlar olunca; hekim de bu iç karartan tabloyla başa çıkabilmek için kendini sanatın o rahatlatıcı, huzur verici, şefkatli kollarına atmaktan başka çare bulamıyor.

1950´li, 60´lı yıllarda radyolarımız ne kadar güzeldi, nezihti. Hele öğlenleri saat 12´den, 13´teki haber bültenine kadar ne kadar güzel şarkılar çalardı! Kusura bakmayın ama, ben sosyal hayatta iyiye doğru gidildiğine inanmıyorum, bilakis Carnot Prensibinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Bilhassa 1980´lerden itibaren, radyo ve ona paralel olarak televizyonlarımız feci bir şekilde bozulmaya, kirlenmeye başladı! Elimizde adam gibi müzik dinlemek için bir tek TRT-4 kalmıştı, onun da canına okundu!

Evvela dilimiz, yani Türkçemiz bozuldu, sonra edebiyatımız, daha sonra da müziğimiz! "Karanlıktan şikâyetçi olmaktansa, bir ışık yakmak iyidir" diyerek, oturdum; hayalimdeki hasbahçelerde dolaşırken kulağıma gelen o güzel nağmelerden, onların güftelerinden bir kısmını kâğıda geçirdim, ortaya "Sevda Sarmalı" çıktı. Değerli üstadım M. Ünal Erdoğan´ın ondan yaptığı bir beste, TRT´nin Türk Sanat Müziği repertuarına kabul edildi, bundan da gurur duyuyorum.

"Hangi Mevlâna, Hangi Mevlevilik, Hangi İslam" adlı kitabınızdan bahsetmek isteriz. Bu kitabınızda eleştirel bir yaklaşım dikkat çekiyor.

Evet, dediğiniz gibi eleştirel yaklaşımlarda bulunuyorum. Aslında bu konu da, bana düşmemeliydi; benden önce ve şimdiye kadar, onun gibi pek çok kitap yazılmış olmalıydı. Ama gelin görün ki, okumak bir tarafa, artık düşünen bir millet bile olduğumuz kanaatinde değilim! Kelime hazinemiz gittikçe daralıyor, ona bağlı olarak zihnî kapasitemiz de! Yıllardır Mevlâna ihtifâllerine katılırım, konuşmaların hemen hepsi birbirinin kopyası! Hiçbir yeni ve orijinal görüş, fikir, hattâ eser bile yok! Tek yapılan, Eflâkî ile Abdülbaki Gölpınarlı´dan habire iktibaslarda bulunma ve bir de Mevlâna´yı yüceltme yarışı! Mevlâna´ya çok büyük bir haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. "Mevlâna büyüktür"den, "Daha büyüktür", "Çok daha büyüktür", "En büyüktür" e kadar yükseldik. Artık ismi değil, sıfatı olan Mevlâna kelimesi bile milleti "kesmemeye" başladı, şimdilerde "Hazreti Mevlâna" lâfı ortaya çıkarıldı. Yanlış anlaşılmasın: Ben Mevlâna´yı severim, hem de çok. Ama zamanımızda Mevlâna fikriyatının içi boşaltıldı, "tabulaştırıldı!"

Bir tıp doktoru olduğum için şöyle söyleyeyim: Yeni bulunan veya ortaya atılan her bir ilacın yahut ameliyat tekniğinin bir de beklenmeyen, yan tesirleri vardır. Son derece objektif bir ilim dalı olan tıpta, bu istenmeyen-beklenmeyen yan tesirler, aksi tesirler açıkça belirtilir. Benim yaptığım, meseleye bir hekim gözüyle bakmaktan ibaret. Az evvel bahsettiğim Eflâkî´nin o meşhur menkıbe kitabı, her konuşmacının ilk ve temel müracaat kaynağı. Ama bu eserde birbirine ters düşen, akla, mantığa, tıbba ve İslam´a taban tabana aykırı o kadar çok menkıbe var ki! Demek ki, 2010 yılı itibariyle tam 657 yıl boyunca bu saçmalıkları benden başka hiçbir kimse fark etmemiş! Ortada sadece akıl ve mantık, üstelik bilim ve İslam dışı bir yüceltme, dahası, tabulaştırma var! Ben bu tabulaştırmalara, saçmalıklara dikkatleri çekmek istedim. Yaptığım sadece bu.

Ben bu kitabımı gerçek bir Mevlâna sevgisiyle kaleme aldım, onun hakkında yapılan değerlendirmelerdeki o aşırı yüceltmenin de, onu methetmek yerine, zemmetmek için yapıldığı kanaatine vardım. Ben bu eserimde gerçek Mevlâna´yı, insan olan Mevlâna´yı anlatıyorum, onun etrafında 657 yıldır örülen yapmacık, sahte yüceltme duvarlarına dikkatleri çekiyorum. Böyle bir eser, aslında benden çok daha evvel yazılmış olmalıydı, hem de yıllarca evvel. Ama yapılmamış, o kadar otorite, araştırıcı, ilim adamı bu işe el atmamış, hâlâ da atmıyor; bütün iş bu durumda bir tıp doktoru olan bana düşüyor, bana düştü!

Şunları bilhassa belirtmeliyim: Ben bu eserimde, şimdiye kadar hiç üzerinde durulmayan, dikkatleri bile çekmeyen pek çok önemli konuya parmak bastım. Meselâ: Mevlâna ve babasının veya en azından Eflâkî´nin Armenofob (Ermeni sevmez) olduğunu, kendi ikrarlarıyla, ilk defa ben belirttim. Cumartesi gününe gösterilen aşırı saygılı sözlerden hareketle, Eflâkî´nin bir prozelit olduğunu ilk defa ben açıkladım. Eflâkî´nin o meşhur eserini yazarken Binbir Gece Masallarından, hagioraphique literatürden, Kitab-ı Mukaddes´ten kaynak belirtmeden pek çok iktibas yapmış olduğunu ilk defa ben açıkladım.

Pür İslami olduğundan hiç şüphe edilmeyen, dokunulmaz ve tartışılmaz kabul edilen şahsiyetleri Eflâkî´nin kasıtlı olarak öyle tanıttığını; onlarla ilgili ve üzerinde asla fikir-mantık yürütülmeyen, hiç kritiği yapılmayan, tabu kabul edilen pek çok menkıbenin semitik ve ebraik, rabbinik literatürdeki kaynaklarını, esas yerini ilk defa bu kitabımda ben gösterdim!

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

 

Türkiye´deki kitap okumaya olan ilgisizliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Önce ekmekler bozuldu" diye bir söz vardır. Bu kötüye gidişte en son suçlanacak olanlar, okuyucular veya talebeler. Siz bana kitap okuyan, maaşından önemli bir meblâğı her ay sigara yerine kitaba yatıran örnek öğretmenleri gösterin; ben de sizlere onların yetiştirdiği aydın fikirli, ufku açık, pırıl pırıl bir yeni nesil göstereyim.

Gelelim günümüz gerçeğine: Yürüyerek işe giderken, her sene haziran ayında, tam da okulların tatile girdiği günlerde, çöp kutuları etrafında yırtılmış, parçalanmış, kısmen yakılmış defterler, ders kitapları ve hatta çantalar görürüm.

Düşünebiliyor musunuz, çocuklarımızı dersten, okumaktan, kitaptan öyle bir soğutmuşuz, onlara öyle düşman etmişiz ki, "Eşeğini dövemeyen, semerini dövermiş" kavli muktezasınca, çocuklarımız hırsını kitaplardan çıkarıyor! Onun için evvela en aşağısından en yukarısına kadar milli eğitimcileri eğitelim, onları yeniden kitapla dost kılalım, onlar çocuklara kitap okuma sevgisini zaten vereceklerdir.

Son olarak okuyucularımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?

Ben evvela hekim, daha sonra yazarım. Ama "İnsani olan hiçbir şeye yabancı, uzak değilim" (Homo sum ile başlayan o güzel Latince vecizeyi telmih için söylüyorum). Meşhur bir Batılı müsteşrikin hakkımızda dediği gibi evvela topraklarımızı kaybettik. Sonra da dilimizi, kültürümüzü, edebiyatımızı, musikimizi,… en sonra da aklı selim ile düşünmeyi!..

27 Mayıs´çı Cemal Gürsel "Çalışınız, çalışınız, çalışınız" demişti. Ben de "Okuyunuz, okuyunuz, okuyunuz" diyeceğim. Okuyan insanın ufku genişler, fikri dünyası genişler, entelektüel kapasitesi genişler ve beyni gelişir.

 

 



style="display:inline-block;width:320px;height:100px"
data-ad-client="ca-pub-3147495022607310"
data-ad-slot="2082866969">

Yazarın Diğer Yazıları
Tıpta Arı Zehri (18 Nisan 2018 - Çarşamba)
Yaşlanmak ve Yaşlanma Sanatı Üzerine (07 Nisan 2018 - Cumartesi)
Sayfa:
KEŞFET
E Dergi Yıl 4 Sayı 39

/resimler/2018-10/20/1426184189642.jpg

SOSYAL MEDYA

/resimler/2018-4/4/1940539792969.jpg /resimler/2018-4/4/1941516512767.jpg /resimler/2018-4/4/1942537920214.jpg/resimler/2018-4/4/1945514642501.jpg