SİNEMA

Engelsiz İzmir 4. Ulusal Kısa Film Yarışması başvuruları başladı 

MAGAZİN

Hollywood yıldızları İzmir'e geliyor

"HAMAS İLE EL-FETİH" İSTANBULDA BİR ARAYA GELDİ

İçişleri Bakanlığı 81 İl Valiliğine Genelge Gönderildi

Osmangazi’den Bisiklet Çalıştayı

Kestel Belediyesi'nde HES Kodu Dönemi

YILDIRIM’DA ALTYAPI KALİTESİ ARTIYOR

Acemler’den bir yük daha kalktı



Zülal Türker
9.09.2020 18:49:28
Harika bir yazı olmuş kaleminize yüreğinize sağlık

Aytekin ÖZDEMİR
9.09.2020 23:13:22
Süreyya Hanımın yazısını Okurken kendimi tarihi harabelerde gezer gibi içinde yaşar buldum . Eski tarihte ihtişam içinde yaratılmış kentler, şehirler, muhteşem sanat eserleri ve oralarda gezerken tarihte oralarda yaşamış insanlarla özdeş bulma duygusu ve özdeşlik huzurunu hissettim. Başarılı yazılarınız ve muhteşem şiirlerinizle üreten biri olmanızı seviyorum.

Berrin Doğan
10.09.2020 00:40:59
Eski evler, eski salaş çay bahçeleri... Bugün orta yaş civarındaki herkese tanıdık olan, kaybolmaya yüz tutmuş güzellikleri yaşatan çok güzel bir yazı.Satırlar arasında dolaşırken eski evlerdeki huzuru tattım, Hüsnü Güzel Çay Bahçesinde çayımı yudumladım adeta. Bu nostaljiyi yaşatan Süreyya Eren'i kutlar, böyle güzel yazılarının devamını dilerim.

Coşkun Genç
11.09.2020 00:14:37
Şairimiz yine farklı bir konuda farklı bakış açısı ve şiiriyle farklılığını göstermiş, kutlarım, saygılar.


Süreyya Eren Şair


KÖHNEMESİN   BEDENLERİMİZ 

.


   Her evin, kendi dili anlamı olduğu gibi etkisi altına aldıkları da vardır.
    Biz insanlar, yaralarımızı sırlarımızı saklamasını becerebiliyoruz.
    Ya onlar, zamana isyan eden inatla ayakta kalabilmeyi başaran terk edilmiş viran evler ve salaş çay bahçeleri.
    Görmesini bilenlere neler anlatır ve yazanların gönüllerine garipliklerinin hüznünü  salıp neler yazdırmazlar. Muhitindeki, haylaz çocukların kırdığı camlarıyla.
    Bembeyaz saçları, kırışıklıkları iyice artmış, o parlak alnının  altında yaşlılığına anlam katan gözlerine, mil çekilmiş bilgin dedeler gibi sessiz ve vakur ayakta duran eski evlerimiz. Yerlere saçılmış cam parçacıkları dahi yazanlara ilham sunarlar.
    Ucu makaralı sarkık ip çağırıyor beni, koca kapımı aç, loş avluma gir beni yalniz bırakma. Iç âlemimde neler yaşıyorum gör diyor.
    Duvarlarımda, çocuklara anlatılan dehşetli hikâyelerin tılsımı duruyor olmasına rağmen, bahçemde gelinciklerim, papatyalarım pıtırak gibi açtı.
   Burada, bebekler yürümeyi öğrendi pembelere boyandım. Yaşlıları uğurladım huzurla ebediyete, dualara amin dedi avlumdaki canlılar dediğini duyuyorum.
    Sokaktaki, ayak pırıltılarını dinleyerek papatyaların, gelinciklerin, soluğu eşliğinde melankolik başı önüne eğilmiş evin kapısındayım.
   Rüzgarların etkisiyle, paslı kilide aldırmadan aralanan kapıdan, hole süzülen ışık hüzmesini takip ederek izliyorum içeride kalan yaşam artıklarını.
   Çıtırdayan merdivenlerden elleri kınalı, al duvaklı bir gelin iniyor sanki.
    Kırlangıçlar, kendi cumhuriyetini kurmuşlar minicik bedenleriyle can katıyorlar viran eve.
   Ahmet Kutsi TECER'in BESBELLİ adlı şiirini okurken buluyorum kendimi.
    Besbelli ölümüm sabahleyindir
    İlk ışık korkuyla girerken camdan
    Uzan başucumdan perdeyi indir 
    Sonra koş terliklerle haber vermeye 
    Kiracım bu gece can verdi diye
    Üç beş kişi duysun ve belediye 
    Beni kaldırmaya gelsin odamdan
    Evden çıkar çıkmaz omuzda tabut
    Sen de eller gibi adımı unut
    Kapımı birkaç gün için açık tut
   Eşyam bakakalsın diye arkamdan.
   Toz içinde kalmış eşyaların, bakakaldığını görmemek münkün değil.
    Ah !! ne güzeldi bende yaşamış olmak.
    Akıp gitmekte olan hayat, aşklara, dostluklara, aile ilişkilerine, iş ilişkilerine, sözlere, yüreklere, herşeye yansıttı olumsuz değişimini.
    Evrende, her nesnenin ve varlığın görevi vardır. Ben, içerimde yaşayan insanlara hayat sundum hayat aldım. Sığınak oldum, onların nefesi beni sürekli yeniledi şimdi içim çekiliyor diyen, hüzünlü sesini duyuyorum kapısında eyleştiğim viran evin.
    Eski salaş çay bahçelerinin müdavimleri vardır. Gençliklerini, yitik sevdalarını, ilk tanışmalarını, ellerinin terini, ellerinin titremesini bulabilmek için, aralıklarla uğrarlar baba ocağı gibi huzur buldukları bu mahzun çay bahçelerine.
    Bilirler yıldızlı gecelerde bile, kimsesiz çay bahçelerinin üşüdüğünü.
    Bursa da Hüsnü Güzel çay bahçesi de bunlardan biridir. Bunaldığımda, herşeyin üzerime geldiği anlarda kitabım ve ben, en dip masaya kurulup yaşlı garsonun getirdiği tavşan kanı çayımı yudumlarım.
    Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu tarihi çay bahçesinin emektar garsonu, yeni açılmış ya da çağa ayak uydurabilmek adına, yenilendiklerini düşünerek özel dokusunu bozdukları bazı mekanlarda çalışan genç garsonlar gibi gereksiz, senlibenli de değildir. Aileden biri hissiyatıyla samimi, bir bürokrata hizmet ediyor gibi de seviyelidir.
    Şehrin için de kalmış olmasına rağmen, bol oksijenin ve sakinliğinin çevreye yaydığı dinginliğini katarım kendime.
   İşte bu dinginliğin ürünü olan şiirimi sizlere sunarken bedenlerimizin ve gönüllerimizin köhnememesini diliyorum.
   VİRAN GÖNÜL 
   Viran olmuş kır kahvesi gönlüm 
    Her köşesi sensiz
    Her masası hasret kokan
    Umutlarım gibi kırık dökük sandalyeler 
    Silinmiş mazim sanki 
    Omuzları çökmüş yaşlı garson
    Üşüsemde akşamın rüzgarında 
    Yılmadan ilmek ilmek özlemini ördüm 
   Belki rüya belki gerçekti
    Son masada seni gördüm 
    Bana bakan gözlerini 
Yüreğime gömdüm
Ay ışımış vurgun yemiş bedenim
Hayalimmiş hayalin 
İşte ben yine öldüm.