SİNEMA

Günün Film Önerisi İvan'ın Çocukluğu

MAGAZİN

Eylül ayı magazin gündemine kavga skandalı oturdu

ABD, Sudan’ı “Terörü Destekleyen Ülkeler“ listesinden çıkarmaya hazırlanıyor

20 metrede maskeyi çıkarmadılar ama iş güvenliğini hiçe saydılar

ÇOCUKLARIMIZ GELECEĞİMİZ

ONLAR MİKROP SAVAŞÇISI

Ana Kucağı Bursa’yı sarıyor

Başkan Dündar Muhtarlar İle Bir Araya Geldi

Başkan Aktaş, demokrasinin uç beylerini ağırladı




Lâmia Mîzaç


NEFES LİSTESİNDE OLMAK VEYA OLMAMAK TERCİHİ

.


Merhaba Değerli Okuyucularım,

Geçen hafta nefes konusuna gelmiş, nefes almanın var olmak ile ilgili kuvvetli bağını vurgulamış ve önümüzde hayat memat meselesi bir konuyu açık bırakmıştık. Aklım, gönlüm, ellerim hemen çok önemli, özel bir kitaba gitti.

 Bazı yazarlar ve kitapları için söylenen bir söz vardır. “Kapısız, bacasız üniversite gibi.”

Eğitimci, yazar, fikir adamı Nurettin Topçu Hocamız için bu sözü rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye’nin Maarif Davası kitabı malumunuz olduğu üzere öğretmenlerimizin okuma listesindedir. İsyan Ahlakı, İradenin Davası, Yarınki Türkiye, Var Olmak kitapları için de yüz merdivenli mektep sayabileceğimiz yazarın okul merdiveninin en önemli basamakları diyebiliriz.

Var Olmak, istemek ve sevmektir. İnanmayan bilmez taklit eder diyor üstat. İnanmayanları kör kandile, sevmeyen, yaşamayanları her an taze hayat fışkıran tarlaya atılmış kuru kütüklere benzetiyor. Var olmak için irade göstermemizin öneminden bahsederken, istemenin de yetersizliğine değinerek özellikle hareket etmek diyor. Bu hareket düşünerek edilmiş bir hareket tabi ki. Hem kendini değiştirmeli, hem başkalarını. Varlığı yüksek boyutlara taşımamızın yollarını gösteriyor bize, yürümek ve ağlamaktan da yardım alarak. Dua kapılarını aralayacak güç; irademiz, varoluş hareketimizdir diyor kısaca. Kitabımızı başucu kaynaklarımız arasında saydığımdan şimdilik kenara bırakıp sözü çok kıymetli yazar, şair, fikir adamı Metin Önal Mengüşoğlu Hocamın satırlarına bırakmak istiyorum. Acı çekmek de nefes almanın belirtisi olduğundan, istemeye, yalvarmaya, duaya yöneltiyor bizi. Ve bir güzel şiir deva oluyor ruhuma.

 

                                BİSMİLLAH

Hiç sıkışmıyorum Rabbim

Kalbim daralmıyor ne zamandır

Anlatamam öyle sakinim ki

Acı istiyorum Rabbim acı

Yahut yalvarmama bir çare bırak

Acıyacak bir yerim hiç kalmasa

Yalvarmasam, sanki yok olacağım.

 

Hocamızın okuduğum kitaplarının her birinden aldığım tat başka fakat özellikle fikir kitabı olanlar varoluş yolculuğumuzda heybemizi bilgi, değer ve kıymetten yana ağırlaştıranlardandır.

Aldığımız her nefesin hakkı sorulduğunda yarın, vereceğim cevabım hazır mı diye düşünüyorum sıklıkla. Bize temiz hava sağlayan ormanlarımızı acımadan yakanlar da hesap verecekleri bir gün olacağını hiç hesap etmezler mi yarın Hakk’ın divanında. Yandı ağaç, tutuştu orman. Vicdan koymayı unuttuk bir yaprağın adını, hicran olup yağdı bir bir utanç taşları başımızdan aşağı. Birlik olup ödeyemezsek nefes borcumuzu toprağa, vay topraklar başımıza.

Sevgili Ağaç, ben geldim, yüzüm yok kalbini kırdığımız dallarından kalem istemeye.  Bir gün yazmaya kalktığımda gönlüme dolanları, kaçar mı ellerimin altından sayfalar, yok yapraklar korkusu doldu şimdiden içime.

Sevgili Ağaç ve hayvanlar, ben geldim, rüzgâr arkamda değil, önümdeydi bu sefer geç kaldım. Bir kısacık zamanda ağarırken saçların yeşilden karaya, ben tüm renklerden utandım. Hâlbuki hiç yakışmadı siyah kaftanlar da sana.

Nihayet dergisinin 65. sayfasının giriş yazısında “yaşadığımız salgından alınacak derslerden biri, tabiatla insanın kavgasının feci sonuçlar doğuracağını öğrenmek oldu.” diyor.

Zor günler yaşıyoruz. Acılarımız katlanıyor. Kavgalar, hırslar, hınçlar çeşitleniyor. Çareleri düşünürken yazının devamı yol gösteriyor sanki “tabiatın insanla ilişkisini, insanın insanla ilişkisini olduğu kadar insanın Allah’la ilişkisini de hesaba katarak doğru bir yere oturtabiliriz.” Sonra dönüyorum Allah’la ilişkimize bakmaya. Hep bir şeyler eksik, yanlış.

 Kalbimdeki eksikleri tamamlamaya Metin Önal hocamızın bir diğer şiiri ile devam ediyorum.

Allahım! Nereye döndüm yüzümü ben, nereye koşuyorum, unutup geldiğim yer neresi… Hani nefes kandı, candı, an dı. Bir defa daha dönüyorum dergideki yazının devamına, bir umut nasıl olacak diye;

‘’Dünyanın geçici olduğunu söyleyen bir metafizik ilkenin, bu ahlaki tasavvurla birlikte oluşturduğu vicdan, tabiat karşısında ölçülü, terbiyeli ve olgun insanı ortaya çıkaracaktır.’’ Hah, tamam diyorum, işte; nicedir kayıp, çok sevdiğim, değerli eşyamı bulmuş gibi seviniyorum. Olsa olsa vicdandır o. Pekâlâ biliriz ki vicdanın kayıp olduğunun farkında bile olmayıp,  işi umursamazlığa veren insanoğlunun gönül pusulası şaştı nicedir.

‘’Kimin nefes alışıdır bu

Diri tutuyor dünyayı’’

diye sorgulamadan edememiş İbrahim Tenekeci Hocam. Bir an tereddüt ettim, ya nefes listesinde yoksam! Karşımda iki kuş, çatı katındayım. Arka balkondaki eski yerlerine yuvalarını yapmışlar yine. Küçük kızım, Rumeysa Teyzesine kuşlardan bahsetmiş, yem almış o da. Çıkışıyorum küçüğüne de büyüğüne de kızların; buraya yem dökmeyin, çamaşırları berbat ediyorlar, ön balkona dökün illa dökecekseniz, orası boş. Sonra dayanamayıp bakıyorum yuvalarındalar mı diye, her balkona çıktığımda. Evvelden de yavrularını ürkütmemek için çamaşırları bir tarafa sık asardım.

Sevgili kuşlar, cikciklerinizden unutmazsınız beni, değil mi? İşin sonunda liste dışında kalmak var, malum. Hoş tutalım arayı, yol görünmesin size de.

Nefes, soluk derken Hikmet Kızıl Hocamızın geçen hafta da okuduğum,  yazılarına gidiyor aklım;

‘’Yaşadın…

Bir dağ soluğu çekmeden ciğerlerine,’’ deyip kentlerdeki karmaşanın yaşamı nasıl tatsızlaştırdığından dem vuruyor ve yer yer uyarıyordu bizi, son nefeslerimiz gelip çatmadan;

‘’Yeryüzü acı içinde, zaman tükendi, sura üflendi nefes, ricat hallerim sürgünümü bitirme derdinde’’

Bunca acıyla nasıl yaşanır diye halini arz ediyordu yerin, göğün sahibine. Bizler de arz ederiz halimizi, yoksa perişan olur ahvalimiz.

Bizler bir fidan dikerken de nefes alırız, rukûya eğilirken de. Sıkıntı basınca içimize İnşirah suresi okuyarak nefeslenir, rüyalarımızı bahane edip sadaka vererek soluklanırız. Kırk yılın başı ayağımız düşünce Uludağ’da nefes alırız almasına da, o nefesimiz ve cümle nefeslerimiz varlık nefesi sayılsın diye alnımızla yeryüzünün arasını her dem sıcak ve dost tutmaya çalışırız.

Şahidiz ki insanın, tan yeri ağardığında hakkını vermemiş olduğunda anın, günün kalan kısmının bereketinin nasıl çekildiğine…

Ve yine şahidiz ki gecenin koyu karanlığının secdelerle ve sadece iki damla gözyaşıyla nasıl aydınlandığına.

Yaşamın neşesini ‘’gül nefesi’’ ile şiirinde hayat bulduran, günümüz değerli öykü ve şiir yazarı Fatma Şengil Süzer Hanımefendinin şiiriyle yazıma son veriyor, kısmet olursa haftaya gün ve dolayısıyla geceden bahsetmek istiyorum.

Yaşamlarımızı ağaçla, solukla, kitapla hayatlandırmak, var olmak, varlığa anlam katmak üzere hoşça kalın, sağlık ve afiyetle kalın.

                      

                         SECCADE

Allah’ım bana lütfen

Yaşama neş’esi ver

Al bu simsiyah tülü

Bir nur gecesi ver

 

Koyma dünyalarının

Ateşlerinde bizi

Bir nay esintisi

Bir gül nefesi ver

 

Ne duman boğuntusu

Ne yeis fırtınası

Bir dürr-i yektadan

Bize gelin! Sesi ver

 

Serçelerin kanadı

Gibi pır pır bir çocuk

Giderse annesinden

Sana kaçarlar yine

Fefirru ilallah!

Mağfiret müjdesi ver

 

Allahım bana lütfen

Bir hayat secdesi ver.

                             Fatma Şengil SÜZER

 

elif_zeynep1976@hotmail.com