SİNEMA

Toplumu Değiştirmeyi Hedefleyen Adam: Aamir Khan

SANAT

Hat Sanatı Dünyaya Tanıtılacak

MAGAZİN

Yeni Albüm ile Yurt Dışına Açılıyorum... İddialıyım.

SEYAHAT

MAVİ BAYRAKTA DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜ TÜRKİYE’NİN ÖDÜLLÜ PLAJ SAYISI 486 OLDU

Bursa Cuma’ya hazır

“BU MİLLET BÜYÜK BEDELLER ÖDEDİ”

XL Mimarlık+Mühendislik'e

'BTSO’nun UR-GE Projesiyle ABD Pazarına Açıldı

'Başkan Özkan’dan “Türkiye’nin en uzun sahilleri” vurgusu

'Yeni normalde fiziki ofislerin yerini sanal ofisler alacak 

'‘ESNAFIMIZIN YANINDAYIZ’



Atilla ADSAY
31.03.2020 18:52:29
Güzel bir yazı olmuş kaleminiz daim olsun yüreğine sağlık

YAZARLAR


Mehmet Emir Aksoy Siyaset Bilimci


Türk Milliyetçiliğinin Rönesansı ve Türkiye Cumhuriyeti

.


Avrupa’da, Fransız ihtilali ve sanayi devriminin etkileri, Avrupa’da teknolojik, düşünsel, fikirsel ve iktisadi aydınlanmayla, feodal sistemler sorgulanmaya, yeni ticaret ağlarının, ekonomik yeni devler ortaya çıkarmasına, feodal devlet yapılarının, ulus devletlere dönüşmesine başlayan kaotik bir süreç başlatmıştı.

            Elbette bu sürecin başlangıcı Fransız ihtilali değildi,17. YY da Ortaçağ karanlığından kurtulmayı hedefleyen Avrupa ülkeleri, Rönesans ve Reform hareketlerinin başlattığı aydınlanmanın meyvelerini topluyordu.

            Toplumun her alanına etki eden bu çağdaşlaşma birçok hareket dizisini etkilemişti. Ticaret yollarının değişmesi, Karadeniz’de Osmanlı Devletinin ticareti kontrolü kaybetmesine sebep olacak, Sanayi devrimini öngörememenin bedelini, tarımsal ürün ihraç edip, karşılığında ham madde ve lüks tekstil ürünleri ithal etmesiyle, ekonomik dengesini yitirmesine sebep olacaktı.

            Avrupa’da yaşanan ve çok hızlı ilerleyen bu sürece dönemin padişahı III. Selim’in, Fransız ihtilalinin özgürlükçü fikirlerini reddederek, 16.YY Fransız Monarşisini örnek almasıyla kontrol edilemeyen bir sürece girecek, Osmanlı-Rus savaşlarıyla da kan kaybeden, Osmanlı yönetimi, gün be gün sorgulanmaya başlanacaktı.

            Bu süre zarfında birçok reform yapılmaya çalışılsa da, bir türlü Batı medeniyetinin gelişimine ayak uydurulamaması, Ulus devletler ideolojisinin, Osmanlının toprak kaybını bir türlü önleyememesine sebep olacaktı.

            Tebaa kültürüne ve Osmanlı Padişahlığına bağlılığı arttırmaya çalışan devlet kadroları, ilk kez bu kadar ağır bir muhalefetle karşı karşıyadı.

            Padişahım çok yaşa denilen bir süreçten, milletim çok yaşa denilen bir süreci kontrol etmek elbette her yiğidin harcı değildi.

            Aydınlanma sürecinde Batı medeniyetlerin de eğitim alan bir grup Türk, bu aydınlanma çağından, oldukça etkilenecek ve kurdukları birçok cemiyetle , “Batı Taklitçileri” olarak hedef gösterilecekti.

            Yılmadılar…

            O dönemin Pantürkizm entelejansiyası, olmakla, halktan uzak olmakla suçlandılar. Fildişi kulelerinden halkın temel sorunlarına baktıkları ifade edildi. Oysa eğitim aldıkları ülkelerde, en güzel işi tutacak eğitime, birden fazla yabancı dile, Sorbonne Üniversitesi gibi dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim alarak, Aziz bir görev üstlenmeleri ve ateş hattına dönen ülkelerine geri dönmelerine, sessiz kalınacaktı.

            Cesurlardı..

            Tarlada çalışan biziz, hudutta can veren biziz, boğuşan biziz, Ey Sultan Çekil! Hükümran biziz. Diyerek aziz milletin, her şeyden üstün olduğunu, egemenliğin kayıtsız, şartsız milletin olduğunu haykıracak kadar da kararlıydılar…

           O dönemde hayata geçirilmek istenen tüm ideolojilerin tabanda bir karşılığı olmaması dolayısıyla, yükselen bir yıldız haline gelen Türk milliyetçiliğinin ayakları yere basıyordu, zira aydın bir kitlenin, düşünsel bir alt yapısı olmakla beraber, çağın şartlarına uygun bir ideoloji geliştirmişlerdi.

            Yaşanılan bu karanlık ve ayaz günlerde, birçok mütefekkirden bahsetmek mümkün olabilir lakin Cumhuriyetin ayak seslerini ilk kez haykıran, milliyetçilik seferberliğinin fikri temellerinin çimentosunu atan, Ziya Gökalp, şahsımca bambaşka konumdadır…

            Sınıf çatışmasına karşı çıkan Ziya Gökalp, Sosyalizm ve Kapitalizm arasında bir tercihin en önemli unsurunun halkçılık olduğunu beyan ediyordu. Müstemleke olmamanın en asil yolunun ise milli ekonomi olduğunu söyleyerek, Türk milliyetçiliği ideolojisinin ekonomik ve sosyal alt yapısını oluşturuyordu.

            Bu süreçte devrim yapacağı en önemli husus, İttihat ve Terakki cemiyetinin parti programında, Türkçenin resmi dil olmasını kabul ettirmesi, ileriki yıllarda kurulacak Türkiye Cumhuriyetinin, resmi dilinin Türkçe olmasının alt yapısını oluşturmasıydı.

            Ziya Gökalp’in milliyetçiliği biyolojik unsurlardan uzak olması, kültür ve ortak tarih bilincini esas alması dönemin tüm mütefekkirlerinin kabulünü karşılamıştı. Bu süreçte üstat Ziya Gökalp’in ortaya koymuş olduğu ideolojik alt yapı, Türk tarihine damga vuracak bir subayın dikkatini çekecekti.

   Türk tarihinin tarihlenmesine canı ve kanıyla kendisini adamış, kahraman subay

 “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir”  diyecekti.